TaleSpace
Deniz

Deniz

Kalpten yazılar ✍️

Bir Sözün Yankısı

4.9(490)
Bölüm 1 · 5 dak okuma
7.6K
#KüçükŞehirRomanı#Hurt/Comfort#BodyguardRomance#PossessiveHero#SlowBurn
Kederim, son nefeste verilen bir sözle inşa edilmiş, yaldızlı ve ihtişamlı bir kafesti. Ancak o kafesin kapısının aslında hiç kilitli olmadığını bana gösteren şey, bir yabancının yasaklı hediyesi oldu.

Verandadaki Yabancı

Evimdeki sessizlik sadece sesin yokluğu değildi. Canlı, nefes alan bir varlıktı; hayatımın üzerine çekilmiş, ışığı boğan ağır kadife bir perdeydi. Uzayan gölgelerle birlikte yüksek tavanlı odaların köşelerine yerleşmişti. Bayat hava ve batan güneşin huzmelerinde dans eden toz tadındaydı; yazılmamış kelimelerimle ve dökülmemiş gözyaşlarımla besleniyordu.

İki yıl, dört ay ve on bir gün.

Dünyanın fren sesi, metalin mide bulandırıcı çatırtısı ve camların parçalanmasıyla "öncesi" ve "sonrası" olarak ikiye ayrılmasından bu yana geçen zamanın titiz ve acı verici bir çetelesini tutuyordum. Dizüstü bilgisayarım ağır meşe masanın üzerinde açık duruyordu, ekranı yumuşak, alaycı beyaz bir ışıkla parlıyordu. İmleç, bir hastanedeki kalp monitörünün ritmik kayıtsızlığıyla yanıp sönüyordu; odadaki tek yaşam belirtisi buydu. Başyapıtım olması gereken roman, kazadan önce göğsümde parıl parıl yanan o hikaye, Mark’ın öldüğü gece ölmüştü. Geriye sadece ben kaldım; artık sevmeye kendimi bir türlü getiremediğim bir okyanusa bakan güzel ama steril bir evde dolaşan içi boş bir kabuk, bir hayalet.

Düşüncelerimin dairesel döngüsünü tanıdık, davetsiz bir ses böldü; bir SUV'nin ağır lastikleri altındaki çakılların çatırtısı.

İrkilmedim. Saati kontrol etmedim. Motor durmadan önce kim olduğunu biliyordum. Ryan. Bir metronom kadar dakik. Salı, saat 17:00. Haftalık market teslimatı ve planlanmış suçluluk porsiyonumun vakti gelmişti.

Cumbalı pencereye yürüdüm, kusursuz kıvrımları bozmamaya dikkat ederek ağır keten perdeyi sadece bir parmak araladım. Devriye arabasından indi; uzun boylu, geniş omuzlu, tertemiz haki şerif üniformasıyla tepeden tırnağa bir koruyucu gibi görünüyordu. Batmakta olan güneş, rozetinden ve gözlerini gizleyen koyu renk aviator güneş gözlüklerinden yansıyordu. Hareketleri bile otorite ve kontrolle yoğrulmuştu; her an görevdeymiş, her an izliyormuş gibi bir hareket tasarrufuyla ilerliyordu. O, kardeşinin gölgesiydi; Mark’ı bu kadar çekici kılan sıcaklıktan yoksun, daha katı, daha sert bir kopyasıydı. Mark güneşti, kahkahaydı ve bir yaz günü esen hafif bir esintiydi. Ryan ise o güneşin çarparak söndüğü ve yok olduğu granit kayaydı.

Anahtarın kilitte döndüğünü duydum. Sessiz evde mandallar gürültüyle tıkırdadı. Kendi anahtarı vardı. Elbette vardı. "Acil durumlar için," demişti iki yıl önce, anahtarı avucuma bastırırken. Ama artık her ziyareti, hırpalanmış sinirlerim için hafif çaplı bir acil durum gibi hissettiriyordu.

"Olivia?"

Koridordan yankılanan sesi nazik ama ısrarcıydı. Sorusunda bir merak yoktu, sadece beklenti vardı. Orada olmamı bekliyordu. Bekliyor olmamı bekliyordu.

Koridora çıktım, üzerimdeki büyük örgü hırkayı bir zırh gibi kaburgalarıma doğru daha sıkı sardım. Ryan, elinde ağzına kadar dolu iki büyük kağıt torbayla mutfak kapısında duruyordu. Güneş gözlüklerini çıkardı ve Mark’ınkine feci şekilde benzeyen ama o muzip parıltıdan yoksun olan mavi gözleri, hızlı ve klinik bir değerlendirmeyle üzerimde gezindi. Bu, bir küratörün kendisine emanet edilen bir müze sergisine bakışı gibiydi: çatlak, toz veya yetkisiz herhangi bir hareket belirtisi olup olmadığını kontrol ediyordu.

"Bugün solgun görünüyorsun," dedi bir selam vermek yerine; tapu benim üzerime olsa da ipoteği ödeyen birinin özgüveniyle mutfağa girerek. "Yine mi kötü uyudun?"

"İyiyim," diye yalan söyledim, kelimeler kendiliğinden döküldü. Sesim, paslı bir menteşe gibi pürüzlü ve kullanılmamış geliyordu. "Sadece çalışıyorum. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım."

Boş dizüstü bilgisayar ekranının suçlayıcı bir göz gibi parladığı çalışma odasına doğru bir göz attı ama bir şey söylemedi. İkimiz de yirmi sekiz aydır tek bir satır bile yazmadığımı biliyorduk. Bu bizim karmaşık dansımızın bir parçasıydı: Ben yaşıyormuş gibi yapıyordum, o da onun çizdiği sınırların içinde kaldığım sürece buna inanıyormuş gibi yapıyordu.

"Sana özel bir şey getirdim," dedi, mutfak alışverişini tertemiz granit tezgahın üzerine boşaltmaya başlayarak. Hareketleri titizdi, neredeyse askeri bir düzen içindeydi. Süt, etiketi dışarı bakacak şekilde yerleştirildi. Yumurtalar, çatlak var mı diye kontrol edildi. Fırından alınan ekmek, kabuğu ezilmesin diye nazikçe konuldu. "Pazara ilk şeftaliler gelmiş. Route 9'daki yetiştirici bal gibi tatlı olduklarına yemin etti. Onları sevdiğini biliyorum."

Kahverengi torbanın içindeki kadifemsi, kırmızı-sarı meyvelere baktım. Şeftaliler. Mark şeftalili turtaya bayılırdı. Kazadan bir hafta önce bir piknikte yemiştik onları; suları çenemizden akarken gülerek temizlemeye çalışmıştık.

Boğazımda sert ve dikenli bir yumru yükseldi.

"Teşekkür ederim Ryan. Zahmet etmeseydin keşke. Gerçekten. Eve sipariş verebilirdim. Geçen hafta sana söylemiştim..."

"Saçmalama," diye karşılık verdi yumuşak ama reddedilemez bir tavırla, cılız itirazımı keserek. "Kuryeler paketleri kapıya bırakıp gider. Sütün son kullanma tarihine bakmazlar. Ayrıca Mark’a sana bakacağıma dair söz verdim. Şahsen."

Bir vaadin yankısı.

O ismi her telaffuz ettiğinde, odadaki hava ağırlaşıyor, bir uçağın kabini gibi basınçlanıyordu. Bu sözü hem bir kalkan hem de bir kılıç gibi taşıyordu. Ben ölmek üzere olan Mark’a yaşayacağıma ve mutlu olacağıma dair bir söz vermiştim. Ryan ise görünüşe göre kendi sözünü, beni bir daha asla incinmemem için pamuklara sarmak, bir kasaya kilitlemek ve şifreyi çöpe atmak anlamına gelse bile korumak olarak yorumlamıştı.

Rafa pahalı bir zeytinyağı şişesi yerleştirdi, baharatlarla mükemmel bir hizada durması için milimetrik bir hareketle sağa kaydırdı. Bu kadar küçük, bu kadar kontrolcü olan o jest, çenem ağrıyana kadar dişlerimi sıkmama neden oldu.

"Gelirken çevre hareket sensörlerini kontrol ettim," dedi bana bakmadan, kağıt torbaları kusursuz kareler halinde katlamaya odaklanarak. "Arka bahçedeki arıza yapıyor. Açelyaların yanından geçerken tetiklenmedi. Muhtemelen rüzgar bir dalı gevşetti ya da bir kablo aşındı. Gitmeden önce bir bakarım. Kör noktalara izin veremeyiz."

"Ryan, burası güvenli. Burası sakin bir kasaba. Bu mahallede on yıldır hırsızlık vakası yaşanmadı."

Sertçe döndü, gözlerinde korkmayı öğrendiğim o karanlık alev titredi. Bu tam olarak öfke değildi; korkutucu, bağnazca bir inançtı.

"O arabanın içinde de güvende olduğunu sanıyordun, Olivia. Yolun açık olduğunu sanıyordun. Güvenlik, insanların geceleri uyuyabilmek için kendilerine söyledikleri bir illüzyondur. Benim işim bunu gerçeğe dönüştürmek. Bunu biliyorsun."

Gözlerimi yere indirdim, parkenin damarlarını inceledim; o tanıdık ve soğuk suçluluk duygusunun mideme yayıldığını hissettim. Beni asla yüksek sesle suçlamazdı. Buna ihtiyacı yoktu. Sergilediği bu aşırı özen, mümkün olan en yüksek sesli suçlamaydı. Sen hayattasın, o değil. Sen kurtuldun, bu yüzden şimdi korunmalısın. Bırak da en azından ondan geriye kalanı koruyayım.

"Bugün dışarı çıktın mı?" diye sordu konuyu değiştirerek. Sesi yine yumuşaktı, neredeyse babacan bir tavra bürünmüştü; bu ani değişim kafa karıştırıcıydı.

"Sadece verandaya, nefes almak için. İçerideki hava çok bayattı."

"Güzel. Bugün rüzgar sert esiyor, bu gece için fırtına uyarısı var. Plajdan uzak dursan iyi olur. Dalgalar yüksek, akıntı tehlikeli."

"Plaja gitmiyorum Ryan. Bunu biliyorsun. İki yıldır kuma ayak basmadım."

Memnuniyetle başını salladı, omuzlarındaki gerginlik dağıldı.

"Biliyorum. Sadece bir hatırlatma. Tedbiri elden bırakmamak lazım."

Bir on dakika daha kaldı. Hava durumu, umurumda olmayan kasaba dedikoduları ve daha fazla protein yemem gerektiği üzerine on dakikalık eziyet verici bir havadan sudan konuşma. Mutfağımda dolaştı, eşyalara dokundu, havluları düzeltti, mekanın her santimetre küpünde varlığını hissettirdi. Sonunda kapıya yöneldiğinde, içimdeki gergin bir yayın gevşemeye başladığını hissettim.

Eşikte durakladı, eli pirinç kapı kolunda asılı kaldı.

"Pazar günü annemlerde akşam yemeği var. Annem gelip gelmeyeceğini sordu. Lazanya yapıyor."

Lazanya. Mark’ın en sevdiği yemek. Hafıza mozolesinde geçecek bir akşam daha; o maun masada oturup boş bir sandalyeye bakacak ve sessizlik içinde yemeklerimizi çiğnerken zamanın tüm yaraları iyileştirdiğine inanıyormuş gibi yapacaktık.

"Denerim," dedim sessizce, botlarına bakarak.

"Dene, Liv. Onların buna ihtiyacı var. Hepimizin buna ihtiyacı var."

Gitti; geride arabasının steril klima kokusunu, tatlı şeftali aromasını ve ağır, boğucu bir mecburiyet bulutunu bıraktı.

Kapıyı kilitledim. Sonra sürgüyü çektim. Alnımı soğuk ahşaba yaslayıp gözlerimi kapattım, kulaklarımda uğuldayan kanı dinledim. Güvendeydim. Karnım toktu. Bana bakılıyordu. Dünyadaki en şanslı duldum.

Peki neden boğazım kanayana kadar çığlık atmak istiyordum?

Evim altın bir kafesti ve ben uçmayı unutmuş bir kuştum.

Statik elektrik gibi üzerimde kalan varlığının etkisinden kurtulmak için oturma odasına yürüdüm ve arka verandaya açılan cam kapıyı ardına kadar açtım. Okyanus beni bir kükremeyle karşıladı. Rüzgar yüzüme çarptı; tuzlu, nemli ve canlı. Saçlarımı gözlerimin önüne savurdu ve ben, içimdeki boşluğu fırtınanın kaotik enerjisiyle doldurmaya çalışarak açgözlülükle nefes aldım.

Aşağıdaki sivri kayalara çarpan dalgaları izledim. Beyaz köpükler, gri sular, evcilleştirilmemiş bir güç. İki yılı aşkın süredir burada yaşıyordum ama bir kez bile suyun yanına inmemiştim. Dünyamın sınırı bu verandanın korkuluklarından geçiyordu. Ötesi kaosun bölgesiydi. Ölümün bölgesi.

O boğucu, sıcaklığı ayarlanmış eve geri dönmek üzereydim ki bakışlarım aşağıya kaydı.

Verandanın en alt basamağında, korkulukların gölgelerinin garip, kafes benzeri bir ızgara deseni oluşturduğu yerde, orada olmaması gereken bir nesne duruyordu.

Kalbim bir an duraksadı, sonra çılgınca bir ritme girdi.

Ryan az önce gitmişti. Çevreyi kontrol etmişti. Sensörlere bakmıştı. Bunu fark ederdi. Yerinden oynamış bir vazodan yüzümdeki yeni bir sivilceye kadar her şeyi fark ederdi. Yani bu az önce mi ortaya çıkmıştı? Onun ayrılışı ile benim dışarı çıkışım arasındaki o saniyeler içinde mi?

Vahşice etrafıma bakındım. Garaj yolu boştu. Komşu evler uzaktaydı, yuvarlanan kumullar ve deniz yulafları tarafından gizlenmişti. Etrafta kimse yoktu, sadece martıların kederli çığlıkları ve dalgaların dinmeyen sesi vardı.

Korku —soğuk ve nemli— omurgama dokundu. Kapıyı kilitle. Ryan’ı ara. Saklan. Mantığımın sesi böyle diyordu. Travmamın sesi. Ryan’ın içimde büyüttüğü ses.

Ama başka bir şey daha vardı. Merak. Apati karanlığımda parlayan bir kıvılcım. Steril, öngörülebilir dünyamda bir şeyler senaryonun dışına çıkmıştı. Bir değişken dahil olmuştu.

Sanki bir suç işliyormuşum gibi etrafıma bakarak çıplak ayakla güneşin ısıttığı tahtalara bastım. Bir adım. Bir adım daha. Rüzgar hırkamı çekiştiriyordu. Kalbim kaburgalarımı döverken en alt basamağa indim.

Bu, düz kahverengi kraft kağıda sarılmış ve kaba, doğal bir sicimle bağlanmış küçük bir paketti. Amazon barkodu yoktu, plastik teslimat çıkartması yoktu. Paket karton ve depo gibi kokmuyordu. Tuz, eski kağıt ve... lavanta mı? Tuzlu havada yersiz görünen tuhaf, yatıştırıcı bir koku.

Onu elime aldım. Boyutuna göre şaşırtıcı derecede ağırdı, sağlam ve yoğundu.

İçeri girince paketi mutfak masasına, Ryan’ın az önce düzelttiği kusursuz yerleştirilmiş zeytinyağını kenara iterek koydum. Sicimi çekerken parmaklarım hafifçe titriyordu. Düğüm, sanki açılmak istiyormuş gibi kolayca çözüldü. Kağıt hışırdadı, hızlandırılmış çekimde açılan bir çiçek gibi aralandı.

İçinde bir kitap vardı.

Sert kapaklıydı; kumaşı derin, gece mavisiydi, fırtına patlamadan önceki okyanusun rengindeydi. Sırtına ve kapağına basılmış altın harfler ışığı yakaladı: Yeniden Nefes Alma Sanatı.

Not yoktu. Gönderen ismi yoktu. İade adresi yoktu.

Avucumu kapağın üzerinde gezdirdim. Yeni değildi; köşeleri hafifçe aşınmış, sırtı defalarca okunmuş, birçok el tarafından sevilmiş gibi kırışmıştı. Kitabı açtım. İlk sayfa boştu, sadece siyah mürekkeple elle yazılmış tek bir ithaf vardı. El yazısı geniş, zarif ve güçlü bir baskıyla yazılmıştı:

"Bazen kurgusal dünyalar, gerçek olanı onarmanın tek yoludur. — The Surf & Spine Bookstore."

Donup kaldım. The Surf & Spine Bookstore kasabanın kıyısında, tam plajın yanında, eski ve yıpranmış bir binadaydı. Ryan oraya "keşlerin ve aylakların ini" derdi. Sahibinin garip bir münzevi, kimsenin hakkında bir şey bilmediği bir yabancı, sakladığı bir geçmişi olan bir adam olduğunu söylerdi. "Oradan uzak dur, Liv. Tekin olmayan bir kitle. Senin harcın değil."

Hiç tanışmadığım bir kitapçı sahibi neden verandama bir kitap bıraksın ki? Ve nerede yaşadığımı nereden biliyordu? Ryan’ı nasıl geçmişti?

Ama beni en çok korkutan ve cezbeden şey kitabın adıydı. Yeniden Nefes Alma Sanatı. Sanki birisi evimin duvarlarının içinden bakmış, sakin yüzümün ötesini, ta ruhumun içini görmüş ve herkesten, hatta Ryan’dan bile saklamaya çalıştığım o şeyi fark etmişti. Yaşamadığımı. Sadece iki yıldır nefesimi tuttuğumu, dışarı vermek için beklediğimi.

Kitabı göğsüme bastırdım. Sert köşeleri tenime battı ve bu his beni gerçekliğe bağladı. Ryan’ın izni olmadan dünyama giren ilk şeydi bu. İlk sır. Kalemin duvarındaki ilk çatlak.

Aniden, evin sessizliği sabit telefonun tiz, kulak tırmalayıcı çalmasıyla paramparça oldu.

Yerimden fırladım, az kalsın kitabı düşürüyordum. Yeni sakinleşmeye başlayan kalbim yine boğazımda atmaya başladı. Kim olduğunu biliyordum. Bu saatte beni sabit hattan sadece tek bir kişi arardı.

Duvardaki bej telefona, sanki çöreklenmiş bir çıngıraklı yılanmış gibi baktım. Açmasam mı? Duşta olduğumu mu söylesem? Uyuduğumu mu?

Zil tekrar çaldı. Israrcı. Talepkar. Ben açana kadar durmayacaktı.

Ahizeyi kaptım, boğumlarım beyazlayana kadar o kadar sert sıktım ki, sesimi sabit tutmaya çalıştım.

"Alo?"

"Liv," Ryan’ın sesi farklı geliyordu. O yumuşaklık gitmiş, üstten bakan tavır kaybolmuştu. Sadece bir şerifin soğuk çeliği ve gerginliği kalmıştı. "Neredesin?"

"Evdeyim Ryan. Az önce gittin ya. Ne..."

"Kapılarını kilitle. Hepsini. Hemen şimdi. Pencereleri kontrol et."

"Ne oldu?" diye fısıldadım. İçgüdüsel olarak pencereden bir adım uzaklaştım, sanki telefon hattından görebilecekmiş, kural ihlalimi hissedebilecekmiş gibi kitabı arkama sakladım.

"Mrs. Hayes, karşı komşun, az önce beni aradı. Sokağı izliyormuş. Bir adamın senin verandandan uzaklaştığını, bahçenden geçip kumullarda kaybolduğunu gördüğünü söyledi."

Yüzümdeki kan çekildi, buz gibi oldum.

"Geri döndüm. Sirenleri açtım. İki dakikaya oradayım. Kapatma, Olivia. Hattâ kal."

Çevir sesi şakaklarıma inen çekiç darbeleri gibiydi. Mutfağın ortasında, bir elimde telefonu diğer elimde ise aniden bir hediyeden çok anlamadığım bir suçun kanıtı gibi hissettiren kitabı tutarak öylece kalakaldım.